• “Paris’te ne yaptım? Hiç!” der.
• Seyahat, hele deniz seyahati, ruhun bütün dertlerine
• Yabancı memleketlerde seyahat eden adam, üzerinde aynı ehemmiyette üç şey taşır: Canı, kesesi ve pasaportu. Bunlar yekdiğerinin önüne asla geçmez. Herhangi bir sıra takip etmeksizin bu üç kelimeyi kâğıt üzerinde yan yana getirmek kabil olmadığından sırf kalemin tesadüfüne uyarak evvela “can” yazmış bulundum. Yoksa mantık ve hakikat zerre kadar tahrif edilmeden, pekâlâ “kese” veyahut “pasaport” kelimeleri başa getirilebilirdi.
• Fakat Paris bundan ibaret mi? Hayır. Zira bu aynı cümlelerle, hatta kelime değiştirmeksizin, bütün yeni Avrupa medeniyet merkezlerini, Berlin’i, Londra’yı, Viyana’yı, Stockholm’ü, Brüksel’i de anlatmak kabil. Hayır, Paris bundan ibaret değil. Bu dakikada sonbaharın altın yapraklarına bürünmeye başlayan, seması bakır renginde bulutlarla yüklü Paris’in hakiki sokak ruhu kalabalık, evler, mağazalar, ağaçlar, otomobiller değil, fakat o sade giyinmiş, o eşsiz Paris kadınının, bütün musikilerden daha güzel olan cıvıltısı ve onun etrafa sihirli bir akış gibi dağıttığı pudra ve lavanta kokularıyla dolan, o anlatılmaz, o hafif, o munis, o sarhoşlatıcı tatlı…
• Yalnız Paris’te kayıtlı fahişe adedinin dört yüz bin olduğunu bir resmi makamdan öğrenmiştim. Fakat buna gizli fuhşun belki dört yüz binden bile fazla olan rakamı ilave edilirse, caddelerde, umumi bahçelerde, otellerde, dansinglerde aşk avcıları için ne kolay bir faaliyet sahası mevcut olduğu hakkında takribi bir fikir peyda edilebilir.
• Bu sebze ve su cennetinin sakinleri ekseriyetle terütaze, sıhhatli genç kızlar ve hiçbir hastalığın alametlerini taşımayan genç adamlardı. Yalnız iç salonlarda, müneccim veya sihirbaz veyahut sanatkâra benzeyen, saçlı sakallı, temiz fakat acayip kılıklı birtakım müşteriler vardı. Belliydi ki bütün bunlar, doktor tavsiyesiyle nebati bir rejim takibi için değil, sırf bir prensibin şevkiyle burada toplanmıştı.
• Piyesin mihveri bu mucizevi başkalaşmadır. Müellife göre bir Fransızla bir Almanı yekdiğerinden ayıran, uzviyet ayrılığı değil, sadece dimağlarda birikmiş hatıraların mahiyet farkıdır. Herhangi bir sebeple bu hatıralar unutulunca, iki birbirinden nefret eden kimlik yekdiğerine döndürülebilir hale gelebilir. Alman hâkimi Nietszche de, Giraudoux gibi düşünmüyor muydu? Bu feylesofa göre milletleri birbirine düşman yapan yegâne kuvvet “tarih”tir. Geniş bir beşeri anlaşmaya vücut verebilmek için yapılacak ilk iş, tarih tedrisatının el birliğiyle ortadan kaldırılmasıdır.
• Aile kontrolüne tabi yerli gençler için emsalsiz bir çalışma yeri olan Paris, otelde yatıp kalkan iradesiz yabancı içinse bilakis baş döndürücü bir fuhuş ve rezalet girdabıdır. Birçok memleketten bu şehre tahsillerini yapmak üzere gönderilen gençler, tam bir hazırlık, müthiş bir hüsnüniyet ve hiçbir şeytani ihva ateşiyle erimeyecek deruni bir kuvvetle mücehhez değillerse, ruhlarını ve etlerini bu cehennemi çarkın dişlerine kolayca kaptırır.
• Paris’te ne yaptım? Hiç! Şimdi hatırası bende akıl almaz bir maceranın keskin tadı gibi kalan en kuvvetli saatlerim, krizantem ve kış gülleri kokusu ve kadın çehreleri renkleriyle dolu neşeli bulvarlarda hedefsiz gezintilerim.
• Sorbonne genel sekreterliğinin hâlâ bir Osmanlı Devleti vücudundan bahsedişi, o kurumda ilmin maalesef bütün odalara sirayet eden bir hava olmadığını gösteriyor.
• Seyahatimin ilk merhalesini teşkil eden Venedik bütün güzellik şöhretine rağmen hakikatte büyük bir bataklık üzerine kurulmuş rutubetli, çürümüş, hastalıklı bir
• Bu ameliye, hayal yaratıcı şairin her dakika yaptığı ameliyedir. Hele muvakkatbir şair olan seyyah, yabancı âlemler içinde kendisine arız olan zaruri cehalet sayesinde etrafını daima uydurucu bir gözün hayretleriyle görecektir: Evliya Çelebi’nin eski Türkiye’si, Comte de Gobineau’nun Afgan’ı ve İran’ı, Pierre Loti’nin İstanbul’u, Paul Morand’ın New York’u ancak seyyah gözünün yoktan yaratıp görebileceği birer harikulade hayaldir. İşte şair ve seyyahın bu akrabalığı yüzündendir ki seyahatname, hiçbir lisan hünerine muhtaç olmaksızın bir şiir kitabının kardeşidir.
• Hayatında büyük bir Avrupa şehri gören bir adam, kendini, sonradan göreceği bütün büyük Avrupa şehirlerini evvelden görmüş addedebilir: Bu şehirler o kadar birbirinin eşidir.
• Hele, nüfusunun onda iki nispetinde Yahudi olduğunu söylemek, bu şehrin iş itibariyle de ne büyük bir faaliyet merkezi bulunduğunu anlatmaya kâfidir. Yahudiler büyük kuşlar gibidir: Onların havada şu veya bu istikamette uçuşu, yerde, büyük hayat cereyanlarının ne tarafa aktığını gösterir. Frankfurt’un eski büyük refahından şimdi sefalete düşmekte olduğunu, Yahudilerin artık şimale hicret etmekte olduklarından anlıyoruz.
• Almanya’da on, on iki seneden beri yerleşmiş ve şimdi Frankfurt’a yakın kibar Hombourg Köyü’nde şık bir moda mağazası salonu sahibi olan ve müşterileri arasında eski Kayzer’in karısı ve kızları bulunan aziz hemşerimiz Niyazi Bey, beni bir pazar günü köyüne öğle yemeğine davet etti.
• Hayretle kabul ettim. Zira, kafamdaki bütün dağ mefhumları uzak, sert, vahşi ve korkunçtu. Çocukluğumda gördüğüm Kürdistan dağlarını düşündüm: Erimez karlarla parlayan çatallı tepelerini mor ve kızıl fırtınaların boğuştuğu kızgın ufuklar üzerine sıralayan o karanlık renkli devler gözümün önüne geldi. Bu dağların gecelerinde, büyük alevler etrafında ısınmaya çalışan pos bıyıklı eşkıya halkalarını, sinsi canavar baskınlarını, derin derelerin dibinde yılanlar gibi sürüklenerek çağlayan suların feryadını hatırladım. Bu yaman dağların hayalini hatırımdan silkince, bu sefer Anadolu’nun yorgunluktan yere çökmüş, tüyleri dökük develeri andıran o hüzün, ölüm ve yokluk çıkıntıları gözümün önüne geldi: Hiç dağda gezinti mi olur?
• Biz kendi bulutlu havalarımıza bakarak Avrupa’nın bir yağmurlu gününün ne olduğu hakkında fikir edinemeyiz. Bu, büsbütün ayrı, nefes kesici, sinirlendirici, ağlatıcı, deli edici bir şeydir. Eski Yunanlıların ve Latinlerin Paien cehenneminde hüküm süren yarım aydınlık, işte Avrupa’nın bu bulutlu havası olacak. Hakikaten cehenneme layık bir alacalık!
• İki kapı olsa, birisinin üzerinde “Cennet”, diğerinin üzerinde “Cennet hakkında konferans” diye yazılı olsa, bütün Almanlar ikinci kapıya hücum eder.
• İki kapı olsa, birisinin üzerinde “Cennet”, diğerinin üzerinde “Cennet hakkında konferans” diye yazılı olsa, bütün Almanlar ikinci kapıya hücum eder. Almanya hakkında bütün ecnebi karikatürlerinin mevzuunu yapan bu profesörler ve doktorlar kalabalığı ne iş yapar? Çoğu dar kafalı ve cahil; miyop oldukları için gözlüklü ve müreffeh oldukları için pembe ve sıhhatli olan bu insan cinsi, açıklamaları birçok kitap ismi ve sayfa numaralarıyla dolu, incir çekirdeği doldurmaz meseleler hakkında karınca sabrıyla cilt cilt uyutucu kitaplar yazmakla ömürlerini geçirir. Bu kitapların kıymeti ne? Büyük Alman filozofu H. De Kayserling’e nazaran Alman âlimlerinin mahsulatının yüzde yetmişinde orijinal bir fikre tesadüf etmek nadiren mümkün olur. Bunlar bir nevi Almanya’ya mahsus yobaz sürüsüdür. Hakiki Alman ilmini, o büyük ve şerefli ilmi yapanlar darülfünunun cüppe ve takke giydirmediği serbest zekâlardır. – Böyle faydası az bir sınıfı el üstünde tutmakta Almanya’nın ne kârı var? – İçlerine karışmış olması muhtemel hakiki zekâların yanlışlıkla yok olmasına meydan vermemek için… Almanya böylelikle dünyanın en yüksek ilmine malik olabildi.
Paris, Frankfurt… Yahut Hiç! (Ahmet Haşim)
Malafa – Hakan Gunday
Malafa (Hakan Günday)
- Surlignement sur la page 8 | Emplac. 119-22 | ajouté : jeudi 1 décembre 2011 12 h 18 GMT+00:59
Nasıf, kırk dokuz yaşındaydı. Kapalıçarşı çocuğuydu. İstanbulluydu. Ama Kozan, İstanbul’a gerektiğinde Konstantinopolis diyecek kadar haindi ve Kapalıçarşı’daki bütün dükkânları satın alıp bir center kurmanın hayaliyle uyuyordu.
==========
Malafa (Hakan Günday)
- Surlignement sur la page 15 | Emplac. 221 | ajouté : jeudi 1 décembre 2011 12 h 38 GMT+00:59
Tatil yapan insanlara hizmet edenin laneti, hizmet ettiği her kişinin tatilde olmasıdır.
==========
Malafa (Hakan Günday)
- Surlignement sur la page 20 | Emplac. 307-9 | ajouté : jeudi 1 décembre 2011 12 h 50 GMT+00:59
Kentte yaşamayan bir İsviçreli, kentte yaşayan bir Rus’a benzer. Görgüsüzlüğü hoş görülmeli, zenginliği yüzüne vurulmamalıdır. İsviçreliye vergilerin, Rus’a votkanın ağırlığından yakınılmalıdır. Turizm, ulus stereotipleri üzerine inşa edilmiştir. Temeli çok sağlamdır.
==========
Malafa (Hakan Günday)
- Surlignement sur la page 24 | Emplac. 361-63 | ajouté : jeudi 1 décembre 2011 12 h 55 GMT+00:59
Yalan o kadar ortadadır ki turistin hiçbir şeye inanmadığını düşünür. Geçici bir krizdir. Oysa turistler her şeye inanmak için valizlerini toplamış olan insanlardır.
==========
Malafa (Hakan Günday)
- Surlignement sur la page 48 | Emplac. 736-38 | ajouté : jeudi 1 décembre 2011 13 h 50 GMT+00:59
Kimin, hangi nedenle turiste ilk kez ikram ettiği bilinmese de, elma çayı, geleneksel Türk içeceğidir. Ancak Türkler bundan haberdar değildir. Tezgâhtar olanlarsa, hiç tatmadıkları elma çayının yumuşak lezzetinden, sindirimi kolaylaştırdığından söz ederler. Antalya’da elma çayı, Türk kahvesinden ünlüdür.
==========
yasar kemal
Bu Diyar Baştan Başa (yaşar kemal)
- Surlignement sur la page 21 | Emplac. 310-12 | ajouté : dimanche 27 novembre 2011 13 h 57 GMT
Adamlar şaşırıp kalmışlar. Hiç bir zaman, bir olay karşısında, bu kadar şaşırmış insanlar görmedim. Olamaz da. Traktör dedin mi kocaman adam küçülüveriyor, beli bükülüyor. Bir başkalaşıyor. Nedir bu başıma gelenler der gibi, gözleri kocaman kocaman açılıyor.
==========
Bu Diyar Baştan Başa (yaşar kemal)
- Surlignement sur la page 31 | Emplac. 462-64 | ajouté : dimanche 27 novembre 2011 20 h 34 GMT
Dünyada hiç bir göl, hiç bir deniz, hiç bir su Van gölünün maviliğinde olamaz. Masmavi… Deli eden bir mavilik. Ne gökyüzünde vardır öyle mavi, ne de başka bir yerde. Bir tek mavi uyar bu maviye, Diyarbakır ovasındaki çiçeklerin mavisi. Bir de bir camı kırıp kesitine bakın, işte o mavi.
==========
Bu Diyar Baştan Başa (yaşar kemal)
- Surlignement sur la page 45 | Emplac. 687-90 | ajouté : mardi 29 novembre 2011 19 h 56 GMT
Bir adam geçiyordu, sordum: — Hep böyle çırılçıplak mı bu köyün çocukları? — Yok, begim, dedi. Heç olir ciplak, elbise de giyirler. — Ne, ne? dedim. — Analari gitmiştir göle. Yikemişdir çemeşir. — Hep bir kat mı olur? dedim. — Ya gaç tene olacek, dedi. Yetmir mi bir get?
==========
house m.d. season 8 episode 5
that’s cute. i am talking about your breasts. they always get perky when you are being painfully earnest. truth. it’s uncomfortable isnt it? more truth… i only noticed because chase was staring at them. he’d never admit it, because he doesn’t want to offend you. same reason he’d never tell you that he’s thought about having sex with you. although, to be fair, every man you’ve ever met has thought about having sex with you. they’ll lie, because if you knew, you probably wouldn’t want to have sex with them. and that’s just some of the lies from the last minute. and here’s a bigger one: you already know this, but you pretend you dont because it makes you feel civilized.
ataol behramoglu
‘Bir hatıradır şimdi dalgın uyuyan şehir / Solarken albümlerde çocuklar ve askerler / Yüzün bir kır çeçeği gibi usulca söner / Uyku ve unutkanlık gittikçe derinleşir’